Mart kapıya baktırır kazama kürek yaktırır deyimini doğrularcasına kurak ve soğuk geçti Martın ilk 20 günü. Bayramla birlikte başlayan yağmurlar hala devam ediyor yağmaya. 29 Mart sabahı da yağışla uyandık bahara. Nevruzdu, Ormanlar günüydü, Su günüydü derken rotamızı çevirdik Ilıcabaşı Köyü'ne. Güneşin bir mızrak boyu yükseldiği saatte çisil çisil yağan yağmurun altında toplandık her Pazar toplandığımız Biga Belediyesi otobüs durağında. Yeni arkadaşlar katılmış aramıza. Aracımıza binerek çıktık gökyüzünün alacakaranlığında düştük yollara. 22 km'lik bir yolculuktan sonra 522 metre rakımlı Taşlı tepenin üst yamacında kurulmuş Ilıcabaşı Köyüne ulaştık. Ilıcabaşı Köyü'nün kahvesi açık. Birkaç kişi var kahvede. Üterilen sütü almaya gelen süt tankeri'nin şoförü. Kahveci ve Ahmet Bey karşıladı bizi kahvede. Ahmet Bey doğadan topladığı veya yetiştirip kuruttuğu bitkileri satarak geçimini sağlayan bir vatandaş. Bilgili, tecrübeli. Sohbet ediyoruz. Ilıcabaşı 1893 yılında Filibe ve çevresindeki yerlerden göç eden Pomaklar kurmuş. Geçmişte Balıkesir Gönen İlçesine bağlı iken 1930'da Biga'ya bağlanmış. Köyün hemen altında derede bulunan kaplıcalardan dolayı Ilıcabaşı adını almış. 1985'de köyün nüfusu 292 iken 2025 yılında 48 kalmış. Ilıcabaşı Köyü halkı yetiştirdiği aşçıları ile ünlü imiş. Ilıcabaşı'nın üzerindeki Mağara Tepe'de açılması planlanan Taş ocağı ile ilgili tedirgin vatandaş. Sularının kaybolabileceğinden korkuyorlar. Ilıcabaşı Köyünün suyundan yapılan çaylarımızı yudumlayarak sohbetimizi tamamladık. Kahveden dışarı çıktık. Yağmur devam ediyor. Manzara sisten pek gözükmüyor. Köyden tepeye doğru devam eden yoldan yürümeye başlıyoruz. Birçok ev boş tabi ki. Sağa sapan yoldan ilerliyoruz. İncir ağaçları henüz yapraklanmamış. Mezarlığı sağımızda bırakıyoruz. Bir süre sonra sola meşeliğin içine giren patikaya dalıyoruz. Yağmur yavaş yavaş yağmaya devam ediyor. Ağaç fundaları beyaz çiçekleri ile kendilerini gösteriyor meşelerin altında. Yağan yağmurun etkisini derelere akan sularda görebiliyoruz. Ormanın altındaki toprağın doymuş durumda. Ormanın içinde kablolara rastlıyoruz. Telefon kablosu, Elektrik kablosu, üretim yolu vs. her yöne giden patikalar ormanı parçalamış. Patika bizi bir yapıya ulaştırıyor. Betonun kumu dökülmeye yüz tutmuş, demirler ortaya çıkmış. Etrafından borular girip çıkıyor. Su deposu olduğunu düşünüyoruz. Etrafında dolanıyoruz, üzerine çıkmaya cesaret edemiyoruz. Yolumuza devam ediyoruz. Uzun yıllar önce açılmış olduğu her halinden belli olan patikanın sonuna geliyoruz. Derin bir yar bizi karşılıyor. Birden duruyoruz. Etrafı çevrilmiş bir alan. İçerisinde bazı tesisler görüyoruz. Telin kenarından aşağıya doğru iniyoruz. Ağaçların altında böğürtlenler bizi paçalarımızdan yakalıyor bırakmamak için direniyor. Telin kenarından kapıyı buluyoruz. Hemen sağımızda bir tak "KIRKGEÇİT RESORT OTEL" yazılı. Bazı arkadaşlar merak edince dalıyoruz takın altından içeri. Girişteki tesisten biri karşılıyor bizi. Şöyle bir gezinmek istiyoruz deyince isterseniz birer çay ikram ederim diyor. Birbirimize bakıyoruz yağan yağmurun altında bu kadar yürüdükten sonra bir çayın iyi olacağını düşünüyor ve kabul ediyoruz. Kırkgeçit Kaplıcaları yüzyıllardır kullanılan doğal bir şifa kaynağıdır. Suyun sıcaklığı 30-40 0C civarında olduğu yazılı kaynaklarda. Tesisler ormanlık ve yeşil bir alanın içinde yer alır, bu da sadece fiziksel değil, zihinsel bir dinlenme isteyenler için ideal bir kaplıca. Açık ve kapalı termal havuzlar, ailelere özel banyo odaları, Konaklama için otel veya apart seçenekleri, Mesire alanları ve yürüyüş parkurları mevcut. Kırkgeçit kaplıca suyunun mineralli olduğu, Özellikle romatizmal rahatsızlıklar, kas ve eklem ağrıları, cilt problemleri üzerinde rahatlatıcı etkisi olduğuna inanılır. "Kırkgeçit" isminin, bölgenin coğrafi yapısından dolayı kaplıcaya ulaşmak isteyenlerin, bölgedeki dereyi 40 kez geçmek zorunda kaldığına dair bir rivayet vardır. Hatta bölgede yaşayan bir arkadaşımız anlattı bizzat. Bazı eski memleket haritalarında Kırgeç Dere olarak kaydedilmiş ismi. Termal Otelden çıkıyoruz. Yürüyüş yolu yazan bir patikadan yürüyüşe devam ediyoruz. Patika boyunca ahşaptan oturacak banklar yapılmış, çınar ağaçlarına salıncaklar kurulmuş. Yağan yağmurun altında ilerlerken ahşap banklara oturmayı, salıncakta sallanmayı ihmal etmedi bazı arkadaşlar. Derede boz bulanık akan epeyce su var. Kalın çınar ağaçlarının içleri kovuk. Bir tanesine iki arkadaş girdik, bir üçüncüsü de rahat sığardı. Bir süre yürüdükten sonra hiç düşünmediğimiz bir şey geldi aklımıza. "Derenin sol tarafından yürüyoruz da gitmeyi amaçladığımız yerde dereden nasıl geçeceğiz?" Biraz daha ilerledik Dere aşağı doğru akarken Kaynarcadan gelen Mahmutcuk deresi karıştı, biraz ilerde Ilıcabaşı tarafından gelen Ihlamur deresi, biraz aşağıda Andız deresi, bir süre sonra Kaynarca tarafından Fındık deresi, Vırtma dere, Sarp dereden gelen suların Kırkgeçit deresine karışacağını düşününce karşıya geçişin ne kadar zorlaşacağını hayal edip birden geriye dönüp asfalt tarafından yürümenin daha akıllıca olduğunu düşündük. Ve geri döndük. Biga'yı Yeniceye bağlayan asfalt üzerinden yürüdük. Sol tarafımızda akan derenin azgın sularını gördükçe yanında yürüyememenin üzüntüsünü yaşıyoruz. Arada bir dere içine iniyor bir süre yürüdükten sonra yolumuzu kesen böğürtlenler yüzünden tekrar asfalta çıkıyoruz. Yağmur hiç dinmiyor. Çisil çisil yağmaya devam ediyor. Tek giyimlik yağmurluğumun bir kısmı üstümden kopup gitmiş. Yağmur suları ince ince üstümüzde bulabildiği açıklıklardan vücudumuzun değişik yerlerine sızabildiği kadar sızıyor. Dere içinde güneşi görebilmek için uzadıkça uzayan çınarların bazıları bin yıllık gibi duruyor karşımızda. Ve nihayet Gökkuşağı tabelasını görüyoruz sağ tarafta. Sarp derenin sağ tarafından giriyor eski köprüden ilerliyoruz. Uzaktan bir zamanlar Alabalık Tesisi olarak hizmet veren tesisin dere içine doğru yapılan ahşap balkonları gözüküyor. Ama İşletmecinin izin izin süresinin sona ermesinden sonra terkedilen tesisi içerisindeki bakımsız çalıların, ağaçların sarmaşıkların etkisi ile yabanlaştığı, ahşap balkon teras vb zamanla çürümesinden sonra kullanılamaz hale geldiğini görüyoruz. Baştan başa geçiyor dere boyunca ilerliyoruz. Kalın kroge boru ile derenin suyunun havuzlara alındığını ama artık suyun da dereden boşa aktığına şahit oluyoruz. Sarp derenin suyu da azgın. 2-3 metre kadar yüksekten boz bulanık akan suyun yanına yaklaşmak tehlikeli. Burada yaz aylarında da biraz azalsa da su var. Bir süre seyrettikten sonra geri dönüyoruz. Yolda bizi bekleyen aracımıza biniyor Biga'nın yolunu tutuyoruz. Yeşilköy altındaki piknik alanından sonra yukarı doğru bir gölet planlanmış buraya. Dere içinde bir zamanlar değirmenler varmış. Şu anda ise dere boyunca kömür ocakları yaygın. Orman bütünlüğünü bozan tarlaların içinde yapılmış kömür ocakları. Bu çevrede birçok insan geçimini mangal kömürü üreterek sağlıyor. Kırkgeçit Deresiyle birleşen birçok küçük derinin suları epeyce yükselerek Kapanbelen Köyü civarında Kocaçay'a karışıyor. Kocaçayı Akkayrak Köyü altındaki köprüden geçerek Çan asfaltına çıkıyor ve Biga'ya ulaşıyoruz.