18 Ocak Pazar. Gerçekten kış geldi diyebileceğimiz kadar soğuk. Hava ajansında 1 derece gösteriyor. Kat kat giyinmemize rağmen buz gibi esen rüzgar iliklerimize kadar işliyor. Bugün Dünya sözlük günü imiş. Hava karanlık. Sabah ezanı yeni okunmuş. Soğukta dışarı çıkıyorum. Ellerime eldivenleri takmama rağmen parmak uçlarım üşüyor. Farklı yaşlardan farklı mesleklerden insanların aynı amaç için bir araya geldiği grubumuz BİGTAY bu hafta Havdan Köyü'ne rotayı çevirdi. Gelmek isteyip de rahatsızlanarak iptal olan arkadaşlarımıza acil şifalar dileyerek aracımıza biniyoruz. Karanlığın etkisini daha da arttıran aracın film çekili camlarından dışarısı zifiri karanlık görünüyor. Karanlığı yararak Havdan'a ulaşıyoruz. Köyün ortasına doğru yolu süt almaya gelen kamyon kapatmış. Araçtan iniyoruz. Yolun sağı solu araçlarla kaplı. Bir kalabalık olduğu belli. Araçların arasından geçerek katlı binaların önünden kahvehaneye ulaşıyoruz. Sarısıvat'a giden yolda mezarlığı geçerek Biga Belediye Başkanlığının içme suyu sağlamak üzere açtığı artezyenlerden birini yolun kenarında bıraktık. Hemen yukarıda aracımızdan iniyoruz. Buz gibi rüzgar hafif kar taneleri ile yüzümüzü yalıyor. Yolun sol tarafında Çakaltepe mevkinden ormana daldık. Genç meşe ağaçlarının arasından geçen patikada bir süre yukarı doğru tırmanıyoruz. Biraz tırmanınca kışın ortasında bile suyu akmayan Saniye CAN çeşmesi bizi karşılıyor. 1982 yılında yapıldığı üzerindeki yazıdan anladığımız çeşmenin eski yıllarda gür aktığını tahmin ediyoruz. Toprak yüzeyini kaplayan hafif kararmış geçen yılın yapraklarının üzerine tuz serpelenmiş gibi minik kar taneleri kendini gösteriyor. Açık havada yüzümüzü yalayan soğuk havayı orman içinde pek hissetmiyoruz. Ormanın etkisi kendisini gösteriyor. 410 rakımlı Kokarca Tepe'ye doğru ilerliyoruz. Tepeye doğru tırmandıkça ağaçların seyreldiğini buz gibi havanın vücudumuzun açık yerlerini yaladığını hissederek anlıyoruz. Etrafa bakınca da zaten ağaçlar seyreliyor. Buralarda MÖ 7. yüzyıl ile MS. 1. Yüzyıl arası birileri yaşamış. Yapılan yüzey araştırmalarında Biga Ovasına, Granikos Çayına hâkim stratejik bir bölge imiş. Asar Tepeye kadar yayılan bu alanlarda yapılan yerleşim alanı PEGAE imiş. Yeri tam olarak belirlenememiş olmasına rağmen yürüdüğümüz bu alanlarla binyıllar önce Pegae'liler yürümüşler. Sırt üzerinden devam eden patikayı takip ederek seyrek ağaç ve çalıların arasından geçiyoruz. İnce tuz taneleri gibi serpilen kar taneleri geçen yılın çürümeye yüz tutmuş yaprakları üzerinde daha da görünür hale geliyor. Doğanın verdiği mutluluk yoldaşlarımızın yüzünden okunuyor. Patika boyunca etrafta birçok ağacın tamamen yapraklarını dökmesine rağmen ağaçların üzerinde kurumuş kahverengiye bürünmüş bazı ağaçların yaprakları inatla duruyor ağacın üzerinde. Genç meşe ağaçların arasından ilerliyoruz. Tek tük karşımıza çıkan kestane ağaçlarının birden çoğaldığını görüyoruz. Etrafta büyük bir grup oluşturuyor Kestane ağaçları. Minik bir mola veriyoruz kestane ağaçlarının arasında. Kökleri çok kalın olmasına rağmen kesilmiş kütüklerin üzerinde 3-5-7'li gövdeleri görüyoruz. Burada yüzyıllardır yaşamış olan kestane ağaçlarının geçmişte yakalandığı kestane kanserinden kurtulamadığının eseri bu omacalar. Kestane kanseri kestane ağacının tepeden aşağıya doğru kurumasına sebep oluyor. Uzun yıllardır bütün dünyada yapılan araştırmalar sonuç vermemiş henüz. Kestane meşceresinden çıkıp tekrar meşe ağaçları ile başbaşa kalıyoruz Havdan doğasında. Havdan köyü doğasında meşe ormanlarının arasında gruplar halinde kestane ağaçlarını görmek mümkün. Genç meşelerin arasında yürüyerek Asar tepenin eteğinden gelen derenin alt kısmına daldık. Yıllarca baltalık olarak işletilen meşe ormanlarının içerisinde bulunan fındık, gürgen vs. ağaçların köklerinden büyüyen çoklu gövdeler ayrı bir görüntü vermiş doğaya. Mola veriyoruz. Dere yatağında. Yamacın görünüşü muhteşem. Ağaçların üzerine tırmanmış orman asmaları ayrı bir hava vermiş manzaraya. Ormanın içi ılık. Orman içinden Havdan Eybekli yolunu keserek karşıya geçiyoruz. Genç meşelerin arasında tepe üstünde kocaman bir oyuntu çıkıyor karşımıza. Hazine avcılarının marifeti olsa gerek. Emeklerinin karşılığını alıp almadıklarını düşünerek ağaçların arasından aşağıya iniyoruz. Sırt üstünden Havdan yolundan karşıya geçiyoruz. Sırtın altından Eybekli köyüne doğru giden bir dere içi patikasına dalıyoruz. Ağaçların arasında manzara muhteşem. Genç ağaçların görünüşü arapsaçı misali. Biraz dikçe yamaçtan dikkatle yürüyoruz iniş aşağı. Ormanın bittiği yerde kalın ağaçlarla karşılaşıyoruz. Patikaları takip ederek önceden orman olan fakat zamanla orman niteliğini kaybettiği için orman dışına çıkartılan tarlanın kenarından alt kısmındaki büyük havuza geliyoruz. Tahminen bin tonluk havuz geçmişte sulama amaçlı kullanılmış olsa gerek. Asfalt üzerinden bir süre yürüdükten sonra ilk kavşaktan ormanın içine dalıyoruz. Eğerlidere mevkinden köyün üstüne doğru yürüyoruz. Patika bizi Eybekli Camisinin yanına götürüyor. Kahvede soba yanıyor birkaç kişi sohbete dalmış. Çay soruyoruz yok cevabını alıyoruz. Yolumuza devam ediyoruz. Eybekli köyünde kalın dişbudak ağaçları mevcut. Bir arkadaşımız özellikle kayık yapımında aranılan bir ağaç olduğunu hatırlatıyor dişbudağın. Birçok köyde kalın ağaçlar kesilmiş. Burada bulunması hoşumuza gidiyor tabi. Eybekli bir yörük köyü imiş. Köyde terkedilmiş eski evler bolca gözüküyor. Herbirinin yanından geçerken içine bakmak geliyor içimizden. Ahşap karkas, yığma pişmiş tuğla evler birer birer geçiyoruz yanlarından. Çatısı çökmüş, kapı penceresi yerinden ayrılmış, bunca yaşanmışlıkları içinde barındıran evler virane olmuş hayatlar bitince. Evlerin girişlerinde bulunan geniş kapılar kapkara kararmış zamanın etkisine dayanamayarak. Köyden çıkınca bir tarla dikkatimizi çekiyor. Açık giriş kapısından dalıyoruz yemyeşil toprak zeminine. Manzara muhteşem. Karşıda Akkayrak, yen tarafında Bakacak çiftliğini görebiliyoruz karşıdan. Etrafı çevrili tarlanın sonuna geliyoruz. Bir kapı var karşımızda. Kapıyı açabilir miyiz diye bakarken iki tarafından açık olduğunu farkediyoruz. Kenarından geçiyoruz. Nasreddin Hoca'nın kapısı aklımıza geliyor gülüşüyoruz. Sarıkaya tarafına giden yolu buluyoruz. Yol özenle taş döşenmiş. Hala sağlam. Yolun yıllara rağmen hala kullanılır halde olması harika bir duygu veriyor insana. Biga'da bazı köylerde gördüğümüz birçok taş döşenmiş yolların tamir edilerek korunması tarihe saygı açısından önemli diye düşünüyorum. Makadam yolu baştan başa geçerek tekrar ormana ulaşıyoruz. Biga tarafından Eybekliye giden yol üzerindeyiz. Birçok köpeğin koro halinde sesleri ile karşılaşıyoruz birden. Biga Belediyesi Hayvan barınağı. Değişik boyda ve tipte onlarca köpek koro halinde havlıyor değişik değişik seslerle. Tabi tel kafesler içerisinde tele tırmanmaktan başka bir şey yapamıyor. Orman İşletme Müdürlüğünce barınak izni verilen sahanın ortasından ıslah edilmiş yolu takip ediyoruz. Alt tarafımızda Sarıkaya Yangın İlk Müdahale ekip merkezi sağda kalıyor. Sola doğru gidiyoruz. Solumuzda taştan bir bina var. Eski Orman İşletme Müdürlüğü dinamit deposu. Orman yollarının yapımında kullanılan dinamitler burada saklanıyordu. Şimdilerde kullanılmıyor. Hemen ilerisinde kalın gövdeli bir çınar karşılıyor bizi. Çınarı selamlayıp beraber fotoğraf çektiriyoruz. Çınarı yalnızlığına terkederek yolumuza devam ediyoruz. Sola doğru giden yolu takip ediyoruz. Tepeciğin yamacından devam ediyor yol. Biraz tırmandıktan sonra düzleşiyor yamacın ortasında. Manzara güzel. Biga, Sarıkaya, Akkayrak, Bakacak Çiftliği net olarak gözüküyor. Manzarası insanların ilgisini çekmiş ki şişesini alan gelmiş buraya. Şişeyi boşaltan atmış çevreye, her yer şişe. Şişelerin arasında resme alıyoruz manzarayı. Yolumuza devam ediyoruz. Köye yaklaştığımızda meşeliğin arasına dalıyoruz. Meşelikten çıkıp köye doğru inen yolu buluyoruz. Yol doğruca caminin yanına iniyor. Köye girdiğimizde birçok çeşme var susuz. Bir çeşmeye geliyorum. Musluklu, korkarak açıyorum musluğu su akacak mı diye. Eveettt akıyor çok şükür. Hemen yanda bir ev. Pencerede yaşlı bir kadın meraklı gözlerle bize bakıyor. Selam veriyoruz. Seviniyor yaşlı kadın. "Biz evde üşüyoruz siz üşümüyor musunuz" diye soruyor. Üşümediğimizi söylüyoruz. Bülbül dede'yi soruyorum. Bülbül dede burada doğmuş diyor. Köyün adını da Bülbül ovası koymuşlar diyor yaşlı nine kısaca. Allaha ısmarlayıp yürüyoruz aşağıya doğru. Merdivenlerden camiye doğru iniyoruz. Caminin arkasından dolanıp köyün meydanında bizi bekleyen aracımıza ulaşıyoruz. Kahve kapalı, çay yok. Araca binip Biga'nın yolunu tutuyoruz Bülbül ovasından. Bir rivayete göre köyden çıkan sarı taştan dolayı Sarıkaya oluvermiş. O gündür bu gündür 100 yıldan fazladır Sarıkaya olarak kayda geçmiş. Doğruca Biga Spor Lokaline gidiyoruz. Çaylarımızı içip gelecek maceraların hayali ile evlerimizin yolunu tutuyoruz. Bu Pazar Havdan'dan başlayan serüvenimiz Eybekli'de devam edip Bülbül ovasında son buluyor.